Sosyalizmi ziyan ettiler

“Savaş zamanında gerçekle yalanı ayırt etmek imkânsız oluyor: Söylenti her şeydir ve teselli bulmak, rahatlamak için ona sarılırsın. Bu söylentiler anları birbirine bağlayan küçük köprüler gibi, onlar da olmasa hepimiz mahvoluruz.”

“O uçaklardan nefret ediyorum, gökyüzümüzü karartmak için cehennemden çıkıp gelen kötü niyetli vahşi kuşlara benziyorlar.”

“Hayır, savaşa katılmamız gerekmiyor, ama karşı koymak faydasız ve saçma olur. Tarih bir makinedir, eğer yakıtını kesersen zamanla duracaktır.”

JayParini,“Karşılaşmalar: Benjamin” içinde

BİR ROMAN KARAKTERİ OLARAK WALTER BENJAMİN

JayParini her yönüyle tartışılması gereken bir biyografik-roman ortaya koymuş. “Kurgusal” bir yapıt olmasına karşın, Walter Benjamin’i tanımamıza önemli katkılarda bulunuyor. Romanı daha iyi anlayabilmek, Benjamin’le daha sıcak bir ilişki kurabilmek için, elbette Moskova Günlüğü’nü de (Metis Yay.) beraberinde okumak gerek. Ayrıca Estetize Edilmiş Yaşam (Dost Yay.), Tek Yönlü Yol,Brecht’i Anlamak, Tek Bakışta Aşk (Metis Yay.), Tek Yön (YKY; Tek Yönlü Yol’un bir başka çevirisi), özellikle de Pasajlar (YKY) bir düşünür olarak Walter Benjamin’in portresini her yönüyle belirgin kılan diğer yapıtlardır.

Parini, İkinci Dünya Savaşı’nı Benjamin’in yaşamı ekseninde yeniden sorguluyor, yargılıyor ve bizlere bir kez daha anımsatıyor. Belki de “tarihin bir makine olmadığı”nı anlatmaya çalışıyor. Parini’nin neyi vurgulamak istediğini kestirmek güç; ama benim sözüm, “geçmişi imgeleyip yeniden kurmak” isteyen bir edebiyatçı (tarihçi değil) olarak açık ve net: Tarih, aslında bir ve binlerce doğan, ölen, öldürülen, fırınlarda, gaz odalarında imha edilen insandır. Ayrıca kurulan, yıkılan bir ve birçok şeydir. Demek ki tarih, bu yapıt bağlamında Walter Benjamin’in trajedisidir. Her ne kadar “aklın, imgelemin uydurması”, “bilimkurgu”, “metinlerarası, dilsel bir kuruluş”, “üst-meta anlatılar mezarlığı”, “tarihçilerin yaptıkları bir şey” gibi değerlendirmelerle gerçekle, olup bitenle bağı atlanıp görmezlikten gelinse de…

“Yahudi kırımı”nın, “antisemitizm”in alenen yürürlüğe konulduğu; “yeniden paylaşım”ın devreye sokulduğu; “Alman -ari- ırkının üstünlüğü”nün dünyaya dayatılmak istendiği bir dönemi baz alıp sormak gerekiyor: “Güçlü liderlerden tiksinen”, “kuytuda, güç tellallarının etkilerinden uzakta yaşamayı tercih eden”, yani dünyayla arasına koyduğu uzaklıktan olup bitene kendince bir anlam vermeye çalışan Benjamin’in sorunu neydi? “Hayatı fragmanlardan, kendinden daha iyi yazarların alıntılarından oluşan; günleri tırnak işaretleri arasında geçen; varoluşunun doruk noktaları italik yazılarak vurgulanmış bildik cümlelerden ibaret” olan Benjamin’in sorunu neydi? “Frankfurt Okulu”na, “Marksizm”e kendisinin de tam olarak yanıtını veremediği bir uzaklıktan bakan Benjamin’in, bir “roman kahramanı” olarak karşımıza çıkarılması ne anlama geliyor(du)?

Brecht’in“Sen fazla entelektüelsin Walter. Gerçek dünyayı anlamıyorsun” saptaması ne kadar yerinde, doğru? “Fazla entelektüel” olanlar dünyayı algılamakta gerçekten de zorlanırlar mı? Peki, benim gibi oldukça sıradan, vasati biri dünyayı kavramakta niçin bu kadar güçlük çekiyor?

Anlaşılan soru[n]larla dolu bir yazı serüvenine giriş yaptım.

İKİ SAVAŞ ARASINDA BENJAMİN

Walter Benjamin’in “entelektüelliği, aydınlığı”, en azından bu yazı bağlamında sorunum değil. Şu aralar beni (hepimizi) daha çok savaş ortamı/atmosferi ilgilendiriyor. “Karşılaşmalar: Banjamin”in özelliği, biraz da bu: Fonda kısaca geçilen Birinci Dünya Savaşı ama daha çok da İkinci Dünya Savaşı’nın derin izleri, yaraları, trajedileri… O tarihten bugüne yetmiş yılı aşkın bir zaman geçmiş. O zamanların “dünya”sı günümüzde “küre”ye, o zamanların “dünya savaşları” günümüzde “küresel savaşlara” dönüşmüş. Her şey değişmiş belki ama savaş olduğu gibi kalmış. Savaş egemen sınıfların her zaman vazgeçilmez aşkı olmuş. “Yaşlı Avrupa”, artık savaşma sevdalısı olmadığına dair bir izlenim vermek istiyorsa da özellikle Amerika ve İngiltere için durum çok farklı. Onlar “her yerde hep beraber savaş” nidalarıyla müthiş bir dayanışma örneği sergiliyorlar. Bunun için senaryo üstüne senaryo yazılıyor, oyun üstüne oyun sahneye konuluyor! Âşıkların bir araya gelmek için kırk dereden kırk testi su taşımaları, bir de bunu “demokrasi ve özgürlük” adına yaptıklarını söylemeleri yok mu, insanın gözlerini yaşartıyor! Elbette ben, aşkın girdiği yerden demokrasinin de, özgürlüğün de firar ettiğini deneyimlemiş durumdayım. Anlaşılan, birileri bu “İngiliz-Amerikan masalları”na inanmayı hâlâ sürdürüyorlar. Yoksa bu yalanlar hiç durmadan baskı üstüne baskı yapabilir miydi? “Savaş teknolojisi” aralıksız faaliyetlerini sürdürebilir miydi?

“Global köy”ün sakinleri ise onlara yalnızca şunu söylüyorlar: “Gençliğinizin tadını savaşarak değil, sevişerek çıkarın!”

İşin şakası bir yana… Açıkçası dünyanın dünü, bugünü ve yarını için emperyalizmin, özellikle ABD emperyalizminin açtığı “yara”, artık hiçbir aydının/entelektüelin “tanım kataloğu”na sığmıyor! Betimleme, tasvir, imgelem, metafor vb. hiçbir sözcük, kavram, terim bu “yara”yı kapsayabilecek, kapatabilecek, anlamlandırabilecek çapta, derinlikte değil. Olamaz da… “Vicdan”dan söz etmek ise, tam anlamıyla ve tek sözcükle: Canilik.

IRAK’IN İŞGALİNDEN SURİYE İŞGALİNE, DERKEN UKRAYNA’NIN İŞGALİNE, YOLCULUK DURDURAKSIZ SÜRÜYOR

Sözü nereye getireceğim sanırım baştan belliydi: Amerika’nın Irak’ı, ardından Suriye’yi ve tabii Amerika’dan geri kalmayan Rusya’nın Ukrayna’yı işgale yönelik girişimleri… Söz konusu “operasyon/lar” hâlâ ve tüm hızıyla sürüyor. Yani biz, uzun süredir bu “savaş sendromu”nun tam orta yerinde pineklemekteyiz. Üstelik de kafamız fena halde karışık. Son hızla süren savaş/larbağlamında belirlediğimiz veya belirleyeceğimiz tavrımızı, duruşumuzu bile küçümser, aşağılar hale geldik. Kendi kendimizle savaş eder hale geldik. Olaya, olguya nereden ve nasıl yaklaşırsak yaklaşalım bir “çıkmaz sokak”, Benjamin’in demesi “tek yönlü yol” karşımıza dikiliyor. Bizler, nasıl olur da böyle bir yazgıya mahkûm edilebilirdik? Savaşa karşı pozisyonumuz, kitaptan yaptığım girişteki üç alıntıda betimlenen duruma ne de çok benziyor, değil mi… Bu arada, ABD başta olmak üzere Rusya ve dünyanın diğer efendileri, “aldım verdim ben seni yendim” oyunu oynayadursun, altta kalan bizler de “aptal hindi”lere döndük!

Yirmi birinci yüzyıl insanı için gerçek anlamda bir sendrom değilse nedir bu yaşananlar, dahası yaşanacaklar? Şu zavallı aklımız içinde bulunduğumuz “şey”e anlam vermekte öylesine aciz kalıyor ki… İşin komiği, insanlık tarihinin son birkaç yüzyılında “akıl”la ilgili çok ciddi soru[n]larımız oldu, hâlâ bir türlü çözüme kavuşturamadığımız soru[n]larımız… Şimdi, buna bir soru[n] daha eklenmiş oldu. Artık “deliriumçağı”na girdiğimizi itiraf edebiliriz.

“Birçok entelektüel gibi o da dünyayı akılcı bir baskı uygulayarak bütünleştirmeyi hayal ediyordu.” Benjamin’in hayali bu gidişle hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.Parini de mesajını bu doğrultuda veriyor: “İnsan aklı dünyayı bütünleştiremez.”

Anlaşılan o ki postmodernistlerin gününe uyanıyoruz. Ne ki bu arada onlara da bir soru sormalı: Bizi bu “sendrom”dan çıkaracak “tedavi reçetesi” var mı? “Aklın dışında” bir seçenek var mı? Romanın diliyle, “savaş insan ruhunun bozulmasını ve ahlaki prensiplerin saptırılmasını temsil eder” diyelim. Bu durumda, “bozulan ruhumuz”u tamir edecek bir çift “geçerli” söz var mı? Yoksa hepimizi bir akıl hastanesine kapatarak sorun kökünden mi halledilecek? “Deliriumçağı”nın ve “deliriumküresi”nin vazgeçilemez yasalarından biri de bu mu? “Kramatoryum”un yerini “akıl hastanesi” mi alacak? Tüm bu soruların yanıtı yoksa şu tümcede mi yatıyor: “İnsan aklı tevazuunun, merhametin denetiminde olmadığı sürece ancak yok edicidir.” Sormak gerekmez mi: İnsan, “aklını tevazuunun, merhametin denetimi”ne bugüne kadar niçin bırakmadı? Çok mu güç bir iş bu?

YAZARIN NESNELLİĞİ Mİ YAPITIN ÖZNELLİĞİ Mİ

JayParini’nin “Karşılaşmalar: Benjamin” adlı biyografik romanını tüm dikkatimizi vererek okumak gerek. Arka bahçesinde çaktırmadan mantar gibi bitiveren “komünizm karşıtlığı”nı, dahası Walter Benjamin’i intihara/ölüme götüren Fransa-İspanya sınırındaki inişli çıkışlı “dar geçit” yolculuğunu neredeyse Marx’a, Marksizme “ihale etme” saçmalığı görmezlikten gelinirse cidden tartışılması, üzerinde durulması gereken bir roman.

“Benjamin’i öldürenler Hitler ve Karl Marx’tı. Onu asla gerçekten sevmeyen AsjaLacis ve evet, onu doğru dürüst sevmesini öğrenemeyen karısı Dora’ydı onu öldürenler.”“Bu, Benjamin’in seçimi”ydi demek yerine, onun değer verdiği her şeye saldırma psikozu, sadece GershomScholem’e (Gershom-Benjamin Mektuplaşmalar’ına başka bir yazıda değinebilirim) yüklenip geçiştirilemez. Yazar, konuşturan; anlatısını seçen, düzenleyen, biçimlendiren biri olduğuna göre…

Bitmedi. “Walter’i en yoğun ilgilendiği konulardan kopardı ve kupkuru bir diyalektik düşünceyle vakit kaybettirdi” denilerek tutkuyla sevdiği AsjaLacis ile olan ilişkisi eleştirilir, küçümsenir, yadsınır. Nasıl olur da Benjamin bir komüniste âşık olabilir, onun peşinden Sovyetler Birliği’ne gidebilir, Moskova Günlüğü’nü yazabilir? Bir şey daha: Benjamin, romanda neredeyse “seks budalası” olarak yansıtılır. Ne de olsa “erkekler hep aynıdır, insan başka bir şey beklememeli”. “Aşk söz konusu olduğunda muhteşem felsefi beyinlere sahip son derece akıllı insanlar bile birbiriyle moronlar gibi konuşurlar.”

Dahası: “Konu Brecht olduğunda Benjamin’in ikiyüzlülük etmesini, ona bir türlü, bana başka türlü konuşmasını şaşırtıcı, can sıkıcı buluyorum” diyen GershomScholem, bu “nefretle” hangi “tarihsel gerçekleri” ifade edebilir? “O bir canavar; o bir şarlatan” dediği kişiyle ilgili Walter Benjamin, Brecht’i Anlamak adlı bir yapıt ortaya koymuştur.

İşte Benjamin budur! Başka bir Walter de yoktur: Marksizmle, Frankfurt Okulu’yla, Bertolt Brecht’le, Adorno’yla ilişkisiyle… Ayrıldığı eşi ve çocuğuyla, “imkânsız aşk”ı AsjaLacis’le… Bütün ilişkileri gergin bir ipin üzerindedir. İnişli çıkışlıdır. Asla düz bir hatta ilerlemez. Öyleyse, bu romanda ortaya konan tablo ne ifade ediyor? Benjamin’le ilgili biyografik bir roman ben yazmaya kalkışsaydım; işin içine onun bir “asberger” olduğunu da eklerdim; romandaki ve mektuplaşmalardaki betimlenen Benjamin’den ortaya çıkan tablo böyle derdim!)

Sormak gerekmez mi: “Kişisel ve kamusal tarih” her türlü yağmaya açık bir müze midir?

Diyeceğim, “tuzaklarla” dolu bir yapıtı herhangi bir “cicim roman” gibi okumamalı. “Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘gerçekte nasıl olduysa öyle’ bilmek değildir”(Pasajlar) uyarısını yapan Benjamin’e hak vermediğim sanılmasın. Aksine… Yazınsal bir yapıttan “gerçeklere bağlı” kalmasını beklemek geceyle gündüzü birbirine karıştırmak olur. Ama Parini’nin ortaya koyduğu bu “yanlı” tutum, “yaşamıyla ve ölümüyle, yazdıklarıyla ve politik tutumuyla tartışmaların ve spekülasyonların odağındaki düşünür WalterBenjamin”e karşı (bence) büyük bir haksızlıktır. Sevdiği, emek verdiği her şeyi değersizleştirerek bir “Benjamin kültü” yaratamazsınız.

Bu noktada en özlü aktarımı Herbert Marcuse yapar. “Estetik Boyut”taWalter Benjamin’den şu notu düşer: “Baudelaire gizli bir ajandı, sınıfının egemenliğinden duyduğu gizli hoşnutsuzluğun bir ajanı.” Hepimiz, sanırım biraz “gizli ajan”ız, sınıfımızdan “düşünsel bağlamda” koptuk, koparıldık. Dünyanın bin bir inancı, ideolojisi, estetik/sanat felsefesi sayesinde geldiğimiz yer ile gittiğimiz yer arasında derin bir uçurum oluştu.

DIŞ MÜDAHALELERİN KİFAYETSİZLİĞİNE DAİR

Dış müdahaleler nedeniyle, “romanın kendi dünyası”yla ilgilenip söz konusu haksızlıkları, ideolojik koşullanmışlıkları ayrıntılı olarak tartışamıyoruz ki… Örneğin, Walter Benjamin’in Pasajlar’ının gün ışığına çıkışı romanda belirsiz bırakılmış. Pasajlar dosyasını içinde taşıyan “çanta” (“dar geçitte” birlikte yolculuk yaptığı çocuğa, intihar etmeden önce otelde emanet ettiği çanta) trende unutuldu! Bu durumda dosya (Pasajlar) Adorno’nun eline, Amerika’ya nasıl ulaştı?

(Şu Amerika!… Her taşın altından çıkan Amerika! Bir bakmışsınız dünyanın önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını –Adorno, Horkheimer, Marcuse vb.– besliyor; bir bakmışsınız dünyanın önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını hapislerde, elektrikli sandalyelerde –Wilhelm Reich, Rosenbergler vb.– imha ediyor. Bir bakmışsınız Latin Amerika’nın altını üstüne getirmiş, bir bakmışsınız Ortadoğu’nun. Eh, dünyayı böylesine “semiren/kemiren” bir ülkenin “hiperaktif” olmaması mümkün mü? Hazret, hazmetmek için “küresel savaş yürüyüşü”ne çıkmazsa çatlar!)

İşte görüyorsunuz: “Romanın kendi dünyası”yla, yani kurgusu, yapısı, dili, biçemi, ne söylediği yanında nasıl söylediği, tadı-tuzu-biberi vesairesi üzerine iki çift söz edelim dedik, “Kamber’siz düğün olmaz” misali Amerika araya giriverdi! Estetleri, yazın eleştirmenlerini şimdi daha iyi anlıyorum. “Metne sızan nifak tohumları”nı ayıklamak, temizlemek meğer ne güç işmiş! Ayrıca, “katıksız -ari- metin” yazmayı başaranları da bu arada kutlamak gerek. Onlara bol bol “metinlerarası çapkınlıklar”, arada bir de “çalgınlıklar” (“hırsızlık”ın sempatik hali!) diliyorum.

MİSYON SEVDA(LI)SI

Meseleyi daha fazla sulandırmadan bir soruyla “ciddiyet”e geri dönelim. Daha düne kadar “aydının misyonu”nu çöpe atmak için yarışanların bugünlerde yüzleri kızarıyor mudur acaba? Yanlış anlaşılmasın: “Misyon sevdalısı” falan değilim! Hatta on beş yaşından beri bu tür sevdalar peşinde koşuşturmaktan yorulduğumu bile itiraf edebilirim. Ama ortada acımtırak bir olgu varken bunu yokmuş gibi gösterme aymazlığına da, tüm samimiyetimle söylüyorum, tahammül edemiyorum.

Üstelik bazı arkadaşlar, “soldan gelip sağa doğru giden” bazı arkadaşlar, Jürgen Habermas’ın “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak’ta (YKY) “evrenselciliğe karşı duyulan güvensizlik”in mimarları olarak tanımladığı postmodernistlerin“ yer yer çok doğru saptamaları” olduğunu söylüyorlar. Şaşıp kalıyorum. “Doğru saptama” ne demek? “Atın kişnediği”ni, “kedinin miyavladığı”nı, “köpeğin havladığı”nı söylemek de “doğru saptama” hanesine yazılamaz mı? Ötesi, burada görmezlikten gelinen bir başka “doğru” daha yok mu? At tekme atıp canınızı yakar, kedi tırmalayıp canınızı yakar, köpek ısırıp canınızı yakar. Gereğini yapıp önlemini almazsanız, en sevimli canlı bile “o momentte” en tehlikeli yaratığa dönüşebilir.

İşte temel sorun burada ortaya çıkıyor: Açıkçası, “doğru saptama”da bulunmanın günümüzde öyle ahım şahım bir kıymeti harbiyesi kalmadı. İşin özü “doğru duruş”, “doğru tavır alış”, “doğru eleştiri”, en önemlisi de “doğru seçenek” üretmektir. Yani “yanlışları silmek”, “doğruları örgütlemek”için “seferberlik” ilan etmek gerekir. İlle de söylenmesi gerekiyor mu: tek kişinin (bir mesihin, peygamberin, hatta tanrının bile) altından kalkabileceği bir noktadan çok uzakta içinde yüzdüğümüz “kirletilmiş” dünya; yıldızlardan bile çok uzaklarda. Bu nedenle “seferberlik” vurgusunu ciddiye almalı.

“Doğru seçenek”ten söz edince, birilerinin hemen burun kıvırıp “reel sosyalist” ülkelerdeki seksen yıllık uygulamanın vardığı yeri gözüme sokacaklarından adım gibi eminim. Ne ki bu “acilciler”in anlamadıkları bir şey var: Komünizm, Mao’nun Çin’inden, Stalin’in Rusya’sından ya da İkinci Dünya Savaşı türevi Doğu Bloku ülkelerinden bakılarak anlaşılamaz, tartışılamaz, sorgulanamaz. Daha önce de yazdım: “Bir şeyin tahrifi ona karşı kanıt olarak kullanılamaz.” Bugün “tahrif edilmişlikler” üzerinde yapılan tartışmalarla komünizm mahkûm edilmeye çalışılıyor. KeithJenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek (Dost Yay.) adlı yapıtında: “SSCB’de, 1917’de komünist deneyim başladı. Ama küresel emelleri (‘dünyanın bütün işçilerini birleştirmek’) daha başından aksiliklerle karşılaştı. Marksizmin evrenselciliği süratle yerelleşerek, ulusal özlemlerin ifadesi haline geldi. Özgürleştirme amacı da çok geçmeden, diktatoryal araçların olumsallıkları içine karıştı. Bu sayede aslında var olan sosyalizm, istemeden kendi potansiyellerini ziyan etti ve bir zamanlar işçilerin yüce iyimser üst-anlatısı olan Marksizm, giderek kötümserliğe büründü” diye belirtir. Jenkins’e hak veriyorum. Ama burada atlanmaması gereken önemli nokta: “1917 deneyiminin kötümserliğe kayış” nedenini komünizme bağlamanın yanlışlığıdır. Oysa bütün tartışmalar bu “yanlışlık” üzerine kuruluyor. Bizi burada ilgilendiren “Marksizmin evrenselciliği, özgürleştirme amacı”, yani “tahrif edilmemiş özü” olmalıdır.

“Marksizmin kötümserliği”nden söz etmişken Brian Morris’in öne sürdüğü bir başka ve ilginç “kötümserliğe” de dikkat çekmek isterim. İmge Kitabevi Yayınları’ndan çıkan Din Üzerine Antropolojik İncelemeler’de Morris şöyle der: “İlerleme ve bilim diye bağıran saldırgan bir emperyalizmin sözcüsü olmayı daha fazla sürdüremeyen Batılı entelektüel, şimdi kötümserlik ve kendinden kuşkuyla doludur.”

“Batılı entelektüel”in yapacağı başka bir şey yok. Ya “kendinden kuşku” duyup “kötümserliğe” sığınacak ya da önündeki uçurumu görüp ona göre kendine bir çekidüzen verecek. Bu söylediklerim, “Batılı entelektüel”le düşüp kalkan “Doğulu” yarı[m]entelektüel için de geçerlidir. Çünkü o da, “Batılı entelektüel”e gözünü dikip bu “galaksi”deki “rota”sını ya da “âlem”deki“yol”unu belirlemeye çalışıyor. Sonuçta, “kör” ile yatanın kalktığı duruma düşüyor.

Bilinen bir gerçek: İnsanlık ya kapitalizmle birlikte sona/sonuna doğru son hızla yol alacak ya da bir yerde o kırılma gerçekleşecek. Ladesleşilen yere, yani devrimin çatalına gelinecek. Bu ise insanlığın bilinç, gezegenimizin ise fiziksel olarak kapitalizmi taşıyamayacağı “çatal”dır. Asıl “devrim” de budur. Açlığın, yoksulluğun ve birtakım dış dayatmaların, güç örgütlenmelerinin darbelerini, isyanlarını ve mevcut iktidarları ele geçirmelerini “devrim” olarak algılayıp yorumlamak, en başta “doğa yasaları”na, “bilimsel devrimlerin yapısı”na büyük bir haksızlıktır. Eskiden ortaokul-lise öğrencilerine“ diyalektiğin yasaları” öğretilirdi. Bu yasalardan biri de suyun kaynama hikâyesiydi (nicel birikim, nitel sıçrama). Dünden bugüne sosyalizm-komünizm adına hareket eden örgütler, partiler bu yasayı şöyle yorumlayıp uyguladılar: Kayna lan! Daha ne bekliyorsun! Zamanın geldi, hâlâ niçin kaynamıyorsun! İnat değil mi: Su kaynamamak için tüm gücüyle direniyor! Ya da kapitalizm, her kaynama aşamasında üzerine tekrar soğuk su döküyor; olmadı, havadan uçak dolusu bomba bırakıyor!

MODERNİZM-AYDINLANMA TARTIŞMASI

Sanırım, bu bağlamda modernizm ve aydınlanma tartışmasını da yapabiliriz. Eleştiriyle yadsıma aynı kapıya çıkmaz. Modernizm ve aydınlanma insanlığın başına çok işler açmıştır, doğru. Ama bir o kadar da doğru olan bir şey var: Bugün cep telefonundan internete, televizyondan bilgisayara, doğalgazdan sağlık sektörüne kadar her alanda modernizmin, aydınlanmanın olanaklarından yararlanıyoruz.

Kabul ediyorum: Holocoust da modernizme aittir, bilgisayar da… Atom bombası da modernizme aittir, uçak da… Örnekleri çoğaltmak mümkün. İki uçlu bir kazık. Ama iki ucu da “sivri” değil. Sorun burada: “Sivri” tarafını tutmak, benimsemek, savunmak durumunda değiliz, asla değiliz. Kaldı ki biz, toplum olarak doğru düzgün ne modernizmi yaşamışız ne de aydınlanmayı… Asıl sorun da burada zaten. “Çağ atlamayı” hep böyle algıladık: Dün nasıl feodalizmden sosyalizme geçişten söz ediyorduysak, bugün de aynı mantıkla bir başka, hatta düşman kulübe geçiyor, “liboşizm”in“dolar feylozofu” ya da “İslamizm”in“mürit”i oluyoruz.

Nedense ayaklarımız hiçbir zaman ikisi üzerinde yere tam basmadı, bu gidişle de basamayacak. Tren bir kere kaçıyor. İkinci kez yakalaması da ne yazık ki mümkün olamıyor. Bilinen hikâye: Aynı suda iki kez yıkanılmıyor! Bana kalırsa, bir kez bile yıkanılamıyor; sadece “duş” alınıyor! Ter gidiyor, kir kalıyor! Yani “insanlığın suratına fırlatılmış kendi pisliğimiz” (Levi-Strauss) olduğu gibi kalıyor. Kapitalizm, elbette bir “insan[lık] pisliği”dir; “kendi pisliğimiz”dir…

Yeri gelmişken: Daha düne kadar komünistlere dört koldan saldıranlar acaba şimdi ne düşünüyorlar? Bu acilciler, gerçekte neyin peşindeydiler? Hangi tarihi, nasıl sonlandıracaklardı? İsterseniz, Walter Benjamin’in sözlerini bu sorulara bir yanıt olarak kabul edelim: “Dünya parıltılı bir çöp yığını haline gelecek ve sonra havaya uçacak.”

Ne güzel! Hepimiz için köklü bir “son” olur! “Devrimci” bir çözüm olur!

Tartışma gelip bu “nihilistik” noktada tıkandığında, insan ister istemez yeni sorularla boğuşmaya başlıyor: “Tarihe katılan” değil de “tarihin seyircisi” olsaydık ne kaybederdik ya da ne kazanırdık? Marx’ınAlman İdeolojisi’nin on birinci tezini görmezlikten gelseydik ne kaybederdik ya da ne kazanırdık? Tarih, birey ya da sınıf olmadan (Althusser’den ödünç alıp söylemek gerekirse) “öznesizilerleme”sini sürdürebilir miydi?

KESİNLİK MÜMKÜN MÜ

Hâlâ kesin bir yargıya varmakta zorlanıyorum! Gerçekten de tüm bunlar “akıllı kafa”nın, “modern insan”ın eseri olabilir mi? Bence, bu “karanlık işler”in arkasında bir “makine”, “yakıtı kesilmemesi” gereken bir “çelik-postçelik” var! Nâzım Hikmet, sahi hangi akla hizmet: “trumtrak tiki tak makinalaşmak istiyorum” demişti? Aydınlanma, modernizm eşittir “makinalaşmak” mıydı? “Fütürist” (“gelecekçi”) bir proje miydi? Şu “teknosavaştiyatrosu”nda “reel sosyalizm”in de bir rolü var mıydı? “Reel sosyalizm” denilen şey yoksa kapitalizmin bir başka ayağı mıydı? Yani hesapta olmayan, haylaz bir kardeş! Daha insaflı bir soru da sorabiliriz elbette: “1917 Ekim darbesi”nden (buradan “tarihi ileriye fırlatan darbe”lere ya da “voluntarizm”e karşı olduğum gibi bir sonuç çıkartılmamalı!) yirmi iki yıl sonra gündeme gelen ve geleceği çok önceden bilinen bir “saldırı” karşısında siz olsaydınız ne yapardınız? Hitler’e yanağınızın birini çevirip beş parmağının izini çıkarmasını mı beklerdiniz? Yoksa gelebilecek olası herhangi bir saldırıya karşı kendi “savunma” önlemlerinizi almaya mı çalışırdınız?

Elbette “dar geçitteki aydın”ın“kahraman”ıWalter Benjamin gibi bir seçenek, bir kurtuluş yolu olarak “intihar”ı da gündeminize alabilirsiniz. Bizde (ben de dahil olmak üzere!) bunun meraklılarında zaman zaman artış görünür. Ne de olsa “eylem”i çok yönlü düşünmek gerekiyor.

İşte böyle! Kapitalizmin bir özelliği de bu: Küreyi “güncel politika”ya mahkûm edip ütopyaları soluksuz bırakmak… Ayrıca, bilinir ki her savaş, yarınlardaki savaşların tohumudur. Bunun için de “savaş fabrikası” vardiyalı çalışmasını sürdürmeli! “Geleceğin bir sömürge olarak ipotek altına alınması” da bu “makine”nin aralıksız çalışmasıyla mümkün.

Marx’ın dediği gibi: “Tüm ölü kuşakların geleneği yaşayanların zihninde bir kâbus gibi ağırlık yapar.” Ülke olarak “zorunlu” bir parçası olduğumuz bir savaşta öldürülen ve öldürülecek olan insanlarınki de öyle; hiç kuşkusuz.

Bitişiğimizdeki, hatta içimizdeki savaşların da “ileriye dönük” irili ufaklı birçok ayağı var ve olacak. “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” demeden, “ince hesaplar” yapmadan söz konusu savaşların açık ya da gizli karargâhı olmayı reddetmeliyiz! Çamura daha fazla batmadan…

Sahi, bizi bu “bataklıktan” çekip çıkarabilecek bir “mesih”, bir “kurtarıcı” yeryüzünde hâlâ dolaşıyor mudur? Şiddetle reddedilen “öncü”den, “alet kutusu”ndan bir haber var mıdır?

SON SÖZ MÜ

Böylesine dallanıp budaklanan bir yazının “son sözleri” ne olabilir? “Normal insanlar” olarak kavrayamayacağımız oyunların sahneye konulduğu bir dünyada yaşadığımız mı? Öyle tahmin ediyorum.

YazarJayParini, son cümlesinde, “Bu kelimelerde hakikat vardı ve hakikat katledilemeyen tek şeydir ama genellikle kimsenin bakmaya tenezzül etmediği yerlerde kılık değiştirmesi, ustaca saklanması gerekir” diyor ki 96’dan bu yana küremizde buzların çözülüşü hızlandı ve “hakikat” artık maskeyle,su geçirmez slikon süngerle dolaşıyor. Tüm bu ekipmanlar da özel laboratuvarlarda“post truth bir fabrika” tarafından üretiliyor. Tek derdi: hayatta kalmak…

“Gerçek dünyayı anlayamayanlar” olarak görünen o ki hepimiz “dar geçitteki”Walter Benjaminleriz, “aydın”lığımız ise bir hayli kuşkulu…

Not: Kitabın ilk baskısı “Dar geçitteki aydın: Walter Benjamin” olarak yayımlanmıştı. O zaman da okumuştum. Yeni baskısı “Karşılaşmalar: Benjamin”i de okuyup hafızamdaki izlenimleri/bilgileri tazelemiş oldum.

Alaattin Topçu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.